çantasının içerisinde aramaya koyuldu. Tam bulduğu peçeteye sümkürürken o sırada omzuna değen eli fark etmesiyle beraber, peçetesiyle burnunu kapatıp arkasını dönmesi bir oldu.
20 Mart 2013 Çarşamba
Ve Başlıyoruz !
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan araba İstanbul Atatürk Hava Limanı' nın önünde durdu. Kaç şarkı, o fark etmeden bitmişti acaba? Düşüncelere dalarken arka plandaki müziğin kendinde sadece fon müziği etkisi yarattığını düşündü. Babasının valizleri arabanın bagajından çıkarması ile annesinin 'Ne bakınıyorsun kızım?Yardım etsene.' demesi bir oldu. Heyecanlıydı ve her yeri hatırlamak istiyordu. Bakınması bu yüzdendi. Sonra kendi kendine 'Temelli gitmiyorsun ya kızım! Hem altı üstü defalarca geldiğin hava limanı, hatırlayıp ta ne yapacaksın?' diyerek omuz silkti ve annesinin yanına koştu. Topuklu ayakkabılarının çıkardığı ritmik seslerle beraber bir yandan da valizini çekiştirerek, önüne geçilemeyecek havasından ödün vermeyerek içeriye doğru yürümeye başladı. Ailesine defalarca onu geçirmelerine gerek olmadığını söylese de her anne baba gibi, Nehir Hanım ve Selim Bey de kızlarından son ana kadar ayrılmak istemediler. Annesine kalsa onu elleriyle Manhattan'a kadar bırakır, uyumasını bekler, üstünü örter ve sabah güzel bir kahvaltı hazırlayıp öyle dönerdi İstanbul'a. Fakat Talya anne ve babasının onunla birlikte Manhattan'a gelmesini özellikle istememişti. Çünkü eğer gelselerdi yolun en başında karar verdiği kendi ayakları üstünde durmayı ihlal edecekti. Peki neydi ona göre kendi ayakları üstünde durmak? Düşündü. Hep kendi ayakları üstünde durmak istediğini söyleyip duruyordu. Bunu yaparken de hile yapmamak için ne annesinin ne de babasının yanında olmaması özellikle istiyordu. Gerçi bu kuralı Manhattan'a ailecek 2. kez gittiklerinde yıkmıştı. Önce okuyacağı Üniversite olan New York Üniversitesi'ne kayıt olmuş, sonra da kalacağı evi ayarlamıştı. Tabi bunları yaparken her zaman olduğu gibi annesi ve babası yanındaydı. Her ikisininde ileri derecede İngilizce bilmeleri gittikleri yerlerde anlaşma sıkıntısı doğurmadığı gibi, babasının'da aynı üniversiteden doktora yapmış olması işlerini baya bir kolaylaştırmıştı. Talya' nın da İngilizcesi kötü değildi hatta bu güne kadar girdiği hiç bir yabancı dil sınavından düşük not almamıştı. Fakat anne ve babasının yurt dışında gördükleri eğitim ile sahip oldukları aksanlar onda yoktu. Bu nedenle gittikleri her yerde soru sorulmadıkça susuyordu. Sahi İstanbul'da ki Talya' ya ne olmuştu? Hani o hiç susmayan, kahkahası dudağından hiç ayırmadığı dudak parlatıcısı gibi dudaklarına yapışan Talya'ya ? O hiç bir zaman öz güven sorunu yaşamamıştı. Bundan sonra da ailesi yanında olmazsa konuşmaya mecbur kalacağından öz güven sorununu da aşmış olacağına inanıyordu. Valizini teslim etmeden önce anne ve babasına baktı. 'Sanırım artık burada ayrılmamız gerekiyor.' deyip gülümsedi. Bu güne kadar ağlamasına pek az şahit olduğu annesinin adeta kilit noktasından alınan taşla beraber dağılan jenga kulesi gibi üzerine dağılmasını şaşırarak izledi. Annesi zaten küçüklüğünden beri 'hem mecaz hem de gerçek anlamda' mermer gibiydi. Öncelikle doğaldı. Bembeyaz bir cildi vardı.Çok fazla makyaj yapmayı tercih etmezdi fakat buna karşın çok güzeldi. Zaten Talya da annesinden çekmişti. Ten rengini, yüzünün kibarlığını,burnunun hokkalığını ve gülümserken yanağının kenarında beliren gamzeleri annesinden almıştı. Fakat hiç bir zaman annesi gibi hanım hanımcık, insanlara karşı BİRAZ mesafeli ve simetri hastalığı olan bir kadına dönüşmeyeceğinden adı gibi emindi. Annesi kucağında ağlarken kollarında kaybolduğu annesine iyice sarıldı ve ağlamamak için kendini tuttu. Çünkü gözünden bir damla bile aksa oracıkta dağılacağını çok iyi biliyordu. O an ağlamadı ve kendince kendini, anne ve babasına büyümüş olduğuna ispat etti. Annesine sarılırken arkasını dönen babasının gözlerini ovuşturup tutamadığı göz yaşlarını sildiğini çok iyi biliyordu. Bu ayrılığın bu kadar ağlamaklı geçeceğini tahmin etmişti ama kendisinin de bu kadar üzülebileceğini hiç düşünmemişti. Aslında düşünmek istememişti. On beş dakika daha süren tembih ve vedalaşmadan sonra avucunun içini öperek gönderdiği öpücük eşliğinde ailesinin hava limanından ayrılışını izledi. Kapıdan çıktıklarını gördüğü anda arkasını döndü ve tüm soğuk kanlılığı ve havasıyla valizini teslim edeceği yere doğru yürümeye başladı. O an kulağına gelen tüm o kalabalık insan sesleriyle karışık anons seslerini yok sayıp sadece topuklu ayakkabısının çıkardığı ritme odaklandı. Valizini teslim ettikten hemen sonra, Starbucks' a oturup kendine bir sıcak çikolata aldı. Nasılsa uçağın kalmasına daha çok vardı. Vaktin nasıl geçtiğini anlamayacağından emindi. Ne de olsa çantasında zamanı ileri çekmeye yardımcı olan sihirli aleti yani Apple marka olan ipad'i vardı. Sıcak çikolatasından bir yudum alıp çantasından ipad' ini çıkardı. Açtıktan hemen sonra da kulaklığını çıkararak en sevdiği şarkılara bakarak Lana Del Rey'den Hit & Run şarkısına tıkladı. Şarkının bitmesine saniyeler kala, kendine Duty Free'den alacağı bitmek üzere olan Burberry parfümünü unutmaması gerektiği hatırlattı.Tam o sırada karışık olan playlistinde çalan sıradaki şarkı aniden donup kalmasına sebep oldu. Bu şarkıyı neredeyse aylardır dinlememişti. Çalan şarkı Duman-Yalnızlık Paylaşılmaz' dı. İki saattir kendini zorla tutup göz yaşlarının akmasını, kafasını dağıtmakla sadece ertelemişti. Duman sadece tetikleyicisi olmuştu. Hava Limanında Starbucks'ın ortasında ona istemediği anıları hatırlatan şarkıyı dinleyerek beraber hünküre hünküre ağlamaya başlamıştı. Ne tesadüftü ki sevmediği anılarını bu şarkıyla anıyordu. Büyük ihtimalle daha sonra bu anını da hatırlamak istemeyecekti. Şarkının sonlarına doğru kendine geldi ve daha fazla insanların meraklı bakışlarına maruz kalmamak için bulmayı ümit ettiği peçeteyi o kocaman
9 Mart 2013 Cumartesi
İki Aşk Arası Biri Sonu Biri Başlangıcı
Günlerden cumartesiydi fakat onun cuma zannedip okul var sanıp alarmdan önce uyandığı bir gündü. Her zamanki gibi yatağının içinde bir yerlerde saklı duran telefonunu bulup uçuşa son kaç gün kaldığına bakarken fark etti ki bugün aslında cumartesiydi. Bugün aslında UÇUŞ GÜNÜYDÜ ! Hemen bütün enerjisiyle kalktı ve perdeleri sonuna kadar açıp güneşin tüm tazeliği ve sıcaklığını odasına yaymasına izin verdi. Koşar adımlarla lavaboya gidip elini yüzünü yıkayıp zaten olan enerjisine bin katarak dişlerini fırçalamaya başladı ve unuttuğu şeyin ne olduğunu düşündüğünde ortamda müziğin eksik olduğunu anladı. Ağzında beyaz köpükler ve diş fırçasıyla telefonunu buldu ve en sevdiği şarkılardan biri olan 'B.o.B- Nothin' on You' şarkısını sonuna kadar açtı. Artık tamamen uyanmıştı. Derken düşünmeye başladı. Bu kadar heyecanlı ve enerjik olduğu bir günü nasıl cuma zannedebilmişti ki ? Lavaboya geri dönmeden gözü yatağın yanındaki komodinin üzerin duran bir bardak suyun solundaki b 12 vitamini haplarına takılmıştı. Birden ağzından köpükler sıçratarak 'Olamaz !' diye hayıflandı. Yine vitaminlerini içmeyi unutmuştu ve bu onda hafıza eksikliğine sebep oluyordu. Annesinin söylenmemesi ve bütün tembih listesini tekrarlamaması için, hemen dişlerini fırçaladı ve sonrada tüm haplarını tek seferde mideye indirdi. Suyun yeni fırçalanmış ağızda bıraktığı tada bayılıyordu. Gülümsedi. Sonra pembe krem tonlarından oluşan rahat ve onun her zaman biricik sığınağı olmuş yatağına baktı ve hemen toplaması gerektiğini düşündü ve bir çırpıda yatağını jilet gibi topladı. Evet annesinin bir sürü tembihi ona hastalık gibi yapışmıştı ve bunlar çoğu zaman iyi sonuçlar doğuruyordu. O yüzden o zamana kadar annesinin dediği şeyleri sorgulama gereği duymamış, sadece uygulamıştı. Ne de olsa annesiydi ve anneler her şeyin en doğrusunu bilirdi. Bunun dışında yatağını bir an önce toplama isteği sadece annesinin onu tembihlemesinden kaynaklanmıyordu. O da çoğu zaman dağınıklığa dayanamıyor hatta devamlı olarak kendini dağınık şeyleri toplarken buluyordu. Yatağını da topladıktan sonra çabucak akşamdan hazırladığı kıyafetlerini giyinip, saçına şekil vermeye çalışırken aklından unuttuğu bir şey olup olmadığı geçirdi. Makyajını yapıp güneş gözlüğünü de taktıktan sonra aynaya baktı ve dedi ki 'Muhteşem !' Gördüğü şeyi beğenmesi onun için çok önemliydi. İnsanın kendini sevmeden başkasını sevemediğini babası ona ta küçüklüğünden öğretmişti. Annesininse tek endişesi ise kendisine olan sevgisinin kendi kendine göz değdirtebilecek kadar çok olmasıydı. Bunun yanında Küçüklüğünden beri neşeli bir kızdı. Mutsuz olması için bir sebebi bugüne kadar pek olmamıştı. Ailesinin geçim sıkıntısı olmamış, el bebek gül bebek yetiştirilmişti. Buna rağmen o hiç bir zaman şımarık bir çocuk olmamış, annesinin uzman psikolog ve babasının da doktora yapmış bir akademisyen olmasın ona sağladığı güzel hayat koşullarıyla bahçeli güzel bir evin içinde büyümüştü. Artık küçük kuşun yuvadan uçma vakti gelmişti. Onu hep istediği yere, yani Manhattan 'a götürecek uçağa sayılı saatler kalmış ve sonunda yanında birileri olmadan tek başına ayakları üstünde durmayı öğrenmesi için önünde hiç bir engel yoktu. Son bir kez odasına baktı. Odasını özleyeceğini biliyordu. Ama önünde yep yeni bir hayat vardı. Artık hiç bir özlem onu yolundan geri döndüremezdi. Arkasını döndü, derin bir nefes aldı ve aşağı kattan seslenen babasına 'Geliyoooruuuuum !' diye seslendikten sonra valizi eline alıp yavaşça merdivenlerden aşağı indi. Evin son resmini hızlıca kafasına kazıdı ve dışarıya çıkıp valizini yerleştirmesi için babasına verdi. Annesinin 'Her şeyin tamam mı kızım? Bak sonra yarı yoldan döndürme bizi.' şeklindeki konuşmasına her zamankinden farklı olarak bu kez ergenliğini atlattığını ispat etmek istercesine, heyecanını gizleyerek, gayet sakin ve gülümseyerek 'Evet anneciğim, aldım. Artık tamamen hazırım. ' şeklinde cevap verdi. Normalde olsa 'Uf anne tabi ki aldım. Çocuk muyum ben? Yapma gözünü seveyim.' diye cevap verecekti ama bunu yapmak istemedi. Annesini özleyecekti ve uzun bir süre görüşemeyeceklerdi. Bunu biliyordu. O yüzden ne tartışmak ne de bu tartışmanın son anlarını kirletmesine izin vermek istemiyordu. Sustu ve evine son bir kez baktı. Evine bakarken, kulağına duvarları döven dalga sesleri eşliğinde martı çığlıkları geldi. Son defa ciğerlerini tuzlu denizin o mükemmel ötesi kokusuyla doldurdu ve babasının acele etmeleri uyarılarıyla beraber yavaşça arabaya bindi. Hemen camı açtı. Büyüdüğü şehre, İstanbul'a baktı. Doya doya. İhtiyacı olduğunda kullanmak için biriktirirmişcesine baktı. Tek kareyi unutmak istemiyordu. Zaten unutacak kadar da uzun kalmayacaktı. Aşık olduğu bir şehirden ötekine giderken tahmin ettiği gibi olmadı ve ağlamadı. Gözlerini sıktı ve hızlı davranarak göz bebeklerini bulandıran damlacığın yanaklarını ıslatmasına izin vermeden parmağının ucuyla ondan kurtuldu. Arabanın çalışmasıyla beraber yavaşça evden uzaklaşmaya başladılar. Artık 20 saatlik bir yolculuk onu beklerken aklında tek bir soru vardı. O da 'Acaba geleceğim nasıl olacak?' tı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

